src="http://www.flatcast.com/de/Player.aspx?sid=979660">
Yorum (yok) Yorum yaz!
herkez 6. sınıf için yaprak test yapsın
src="http://www.flatcast.com/de/Player.aspx?sid=979660">
Yorum (yok) Yorum yaz!
Yazılı ve Sözlü Anlatım
Yazılı Anlatım
DÜŞÜNCE TÜRLERİ
MAKALE
Bir konuda bilgi verirken veya bir gerçeği savunurken, türlü kanıtlardan
faydalanan, bunları bilimsel biçimde inceleyen gazete ve dergi yazılarına makale
denir. Makaleler her konuda yazılabilir.
Makale türü, edebiyatımıza Tanzimat döneminde gazete ile birlikte Batı'dan giren
bir türdür. Düşünce yazıları içinde en ağırbaşlı ve en zor olan tür makaledir.
Makalenin amacı bilgi vermektir ama bu bilgi ansiklopedik bilgilerden çok
farklıdır. Ansiklopedik bilgide, tanıtma, açıklama, sıralama ve kendiliğinden
kesinleşmiş olma özellikleri vardır. Oysa makalede kişilik sezinleten bir
anlatım, bir yorum ve inandırma eğilimi, bir amaç vardır.
Bilim ve kültür alanında yazılan makaleler, sınırlı bir kültür kesimine ulaşmayı
amaçladığından bu makalelerde daha bilimsel bir dil kullanılır.
Gazete ve dergilerdeki makalelerse, geniş halk kitlelerine ulaşmayı
amaçladığından yazar, dilini daha açık,daha popüler ve daha anlaşılır bir
düzeyde tutar,özel terimler kullanmaktan kaçınır.
FIKRA ( KÖŞE YAZISI)
Gazete ve dergilerde yayımlanan güncel, siyasal, toplumsal sorunları ele alan
yazılardır. Gülmece nitelikli fıkralar da olmakla birlikte yazılı kompozisyon
türü olarak fıkra, düşünsel ağırlıklı kısa yazılardır.
Fıkralarda siyasal ve toplumsal olaylar ele alınırken belgelere, kanıtlara,
aşırı ayrıntılara yer verilmez. Makaleler gibi iddialı ve ispatlayıcı yönü
ağırlıklı değildir. Fıkra yazarı, geniş kitlelere seslendiği için dili kolay
anlaşılır bir dil olmalıdır. Her konuda fıkra yazılabilir.
DENEME
Edebi türlerin tümü gibi deneme için de bir tanım vermek çok güçtür. Deneme
günümüzde hemen bütün yazı türlerine doğru yayılma göstermektedir. Bu türler
içinde en çok eleştiriyle bir arada anıldığı görülmektedir.Ancak burada söz
konusu olan daha çok izlenimsel eleştiridir.
Deneme için bir tanım yapmak gerekirse şunları söyleyebiliriz:
Deneme;bir yazarın,herhangi bir konu üzerinde,özel görüş ve düşüncelerini hiçbir
iddiaya yer vermeden,kesin yargılara varmadan anlattığı yazı türüdür.
Batı edebiyatında essai (ese ) adı verilen deneme konuları genellikle
edebiyat,sanat,bilim,felsefe...vb.dir. Özellikle Fransız edebiyatında
Montaigne,İngiliz edebiyatında Bacon en tanınmış deneme yazarlarıdır.
Denemede bir konu sınırlılığı,belli bir biçim yoktur.Yazar,konu seçmede tam bir
özgürlüğe sahiptir.Denemede yazar,kendi kendine konuşur gibi bir anlatım
rahatlığı içindedir. Denemenin sonunda kesin bir yargıya, bir sonuca varmak
gayesi güdülmez.
ELEŞTİRİ
Bir eseri değerlendirme amacıyla yazılan yazılara eleştiri denir.Eleştiride
eserin yada sanatçının gerçek değerinin belirtilmesi amaçlanır.
Eleştirmeci,bir sanat eserinin gerçek değerini,özünü yapılışını,değerli-değersiz
yanlarını ortaya koyar.Eleştirmecinin görevi güzellik yaratmak değil,yaratılmış
güzelliği yargılamak,okurlara tanıtmaktır.
Eleştiriler;okura dönük eleştiri,topluma dönük eleştiri,sanatçıya dönük
eleştiri,yapıta dönük eleştiri... olmak üzere türlere ayrılır.
İNCELEME
Bir eserin,bir sorunun,bir olayın özelliklerini,en ince ayrıntılarını
araştırarak göz önüne seren yazı türlerine inceleme denir.Her obje bir inceleme
konusu olabilir.Ama konumuz kompozisyon olduğu için biz yalnız bu anlamda
inceleme yazıları üzerinde duracağız.
İnceleme,ister sözlü,ister yazılı olsun,bir tartışma niteliği taşır.
İnceleme yazıları yazarın teknik ve üslubuna göre diğer türlerin özelliklerini
de gösterir; buna göre kimi yerde makale,kimi yerde deneme,kimi yerde sohbet
havasına bürünür.
İnceleme yazılarında bir kolaylık olmak üzere şu soruları sırasıyla sorarak
çalışmak,faydalı sonuçlar verecektir:
a. Ne? ( Bize eserin ve sorunun konusunu verir. )
b. Niçin? ( Eserin yazılma amacını, ana fikrini, temasını buldurur. )
c. Nasıl? ( Eserin yöntemini kavratır. )
d. Nerede? ( Yer,dekor. )
e. Kim? ( Kişileri verir. )
f. Ne zaman? ( işin süresini belirtir. )
İnceleme Planı :
A. Eserin Dış İncelemesi:
Eserin adı
Yazarı,çevireni
Basıldığı matbaa ve basılış tarihi
Kaçıncı baskı olduğu
Sayfa sayısı,fiyatı
Eserin boyutları
B. Eserin İç İncelemesi :
Yazarı hakkında bilgi
Türü hakkında bilgi
Özet
Eserdeki kişiler
Başroldekilerin kısaca tanıtımı
Ana fikir
Dil ve anlatım
Değerlendirme ( kritik )
RAPOR
Rapor,araştırma ve inceleme esasına dayanan bir yazı türüdür. Herhangi bir
konuyla ilgili bilgi vermek,mesleki ve teknik bakımdan bazı noktaları açıklamak;
görüş,düşünce ve önerileri bildirmek gibi amaçlarla yazılır.
Günümüzde rapor, geniş kapsamlı bir kelime olarak çok çeşitli alanlarda
karşımıza çıkar. Doktor raporu, bilirkişi raporu, polis raporu, mühendis raporu,
müfettiş raporu, deney raporu gibi çeşitli isimlerle anılan raporları ; meslek
ve iş raporları, araştırma ve inceleme raporları gibi kısaca
sınıflandırabiliriz.
Her rapor türünün kendine özgü yazılış kuralları vardır. Genel esas, konunun iyi
kavranması ve konu üzerinde yeterli bilginin bulunmasıdır. Ancak, çok iyi
anlaşılan,ilgi duyulan ve bilgi sahibi olunan konularda rapor yazılabilir.
Sağlam bir rapor yazabilmek için; raporun konusunu ilgilendiren
kitapları,dergileri,gazeteleri okumak,yetkili kimselerle konuşmak,gözlem
yolundan faydalanmak,özel deneylerde bulunmak,faydalanılan kaynakları göstermek
gerekir.
RÖPORTAJ
Herhangi bir konu yada sorunun değişik boyutlarıyla ele alınıp işlendiği gazete
ve dergi yazılarıdır. Röportajcı,yalnız gördükleriyle, izlenimleriyle yetinmez.
Konuyla ilgili derinlemesine araştırma ve inceleme yapar,ilgililerin bilgisine
başvurur. Röportajcının amacı, konuyu çarpıtmadan belgesel olarak okuyucuya
sunmak,okuyucuyu konunun içinde yaşatmak,kamuoyunu aydınlatmaktır.
Röportaj, tek bir yazı olabileceği gibi,aynı konuda dizi yazı da olabilir.
ANLATI TÜRLERİ
Edebi türler yada sanatsal türler de denilen bu türlerin kesin kuralları,kesin
tanımları yoktur. Her sanat eseri kendi kurallarını getirir, böylelikle de
şimdiye kadar saydığımız türlerden ayrılır. Bir başka ifadeyle, her sanat eseri
tektir,yaratıcısının özgün bir ürünüdür. Sanat eserine bu açıdan bakıldığında,
genellemelere sığdırılamaz. Bu yüzden anlatı türlerini çok kalın çizgilerle ele
aldık. Ayrıca bunların hepsini sıralamak yerine,yaygın olan birkaçına değinmekle
yetineceğiz. Bunlar hikaye ve romandır.
HİKAYE VE ROMAN
Her iki türün geleneksel tanımında birleşilen nokta, olmuş yada olması mümkün
bulunan olayları anlatan türler oluşlarıdır. Bunu, gerçek yada hayal edilmiş bir
evrene ait gerçeklik duygusunu uyandıran olayların anlatımıdır,diye
genişletebiliriz. Hikaye ve roman tanımlarında bu ortak noktadan sonra, iki türü
birbirinden ayıran özellikler kısaca şöyle sıralanabilir :
a. Romanlar uzun, hikayeler kısa anlatı türleridir.
b. Romanlarda kişiler ( karakterler ) çok, hikayelerde azdır.
c. Romanlar geniş bir zaman kesitinde geçerken, hikayelerde bu kesit dardır.
d. Romanlardaki karakterler genellikle çok yönlü, hikayelerdeki karakterler tek
yönlüdürler.
Ancak bu özellikler bile hikaye ve romanı kesin çizgilerle birbirinden ayırmaya
yetmez. Bu sayılan özellikler her iki türde de bulunabilir.
YAZIŞMA TÜRLERİ
MEKTUP
Başka bir yerde bulunan kişiye yada kuruma bir bilgi iletmek amacıyla yazılan
yazılara mektup denir.
Mektubun diğer yazı türlerinden ayrı bir özelliği vardır. Herşeyden önce;
bağımsızdır,ufukları alabildiğine geniştir,dar kalıplar ve kurallar içinde
tanımlanamaz. Konuları oldukça bol ve sınırsızdır. Doğallığın ve içtenliğin en
çekici belgesidir. Elbette ki herkese aynı içtenlikle mektup yazılmaz.
Gönderdiğimiz kişi yada kurumla olan ilginin derecesine göre,mektubun hitap
bölümünden,amaç,hatta sonuç bölümüne kadar değişen üslup özelliği vardır.
Mektup kişiliğimizin bir aynasıdır.
Saygımız,sevgimiz,karakterimiz,inancımız,görüş ve düşüncelerimiz hatta
kültürümüz mektubumuza yansır.
Basit bir yazı türü gibi görülmesine rağmen mektubun da kendine özgü bir
düzeni,bir disiplini,bir planı vardır.
Mektup Yazarken Nelere Dikkat Edilmelidir?
· Mektup yazarken kullanacağımız kağıt ve zarf temiz olmalıdır. Bu basit ayrıntı
karşımızdakine verdiğimiz değeri gösterir.
· Mektuptaki hitap,göndereceğimiz kişi yada kurum göz önünde bulundurularak
seçilmelidir: Sevgili Kardeşim, Canım Kardeşim, Canım
· Babacığım, Aziz Dostum, Saygıdeğer Büyüğüm, Sayın Murat Bey, Sayın Genel
Müdür...
· Mektupta daha sonra giriş ve amaç bölümüne geçilir. Bu bölümde mektubun niçin
yazıldığı belirtilir.
· Sonuç bölümünde daha çok klişe sözlere yer verilerek, hoşa gidici bir dilekle
mektup bitirilir ; sevgi ve saygılar sunar,esenlikler dilerim. gibi.
· Öfkeli anlarda kesinlikle mektup yazılmamalıdır.
· Mektupta kullanılan ağır ve kırıcı sözler, ileride pişmanlığa yol açabilir.
Ancak, yazının kalıcı etkisi nedeniyle, yarattığı kırgınlık tümüyle unutulamaz.
· Mektup Türleri
Mektuplar, konularına ve yazanla yazılan arasındaki ilgiye göre üçe ayrılır :
1. Özel mektuplar
2. Resmi mektuplar
3. İş mektupları
Özel Mektuplar
Birbirine yakın, tanışık insanlar ve eş dost arasında yazılan mektuplardır.
Tebrikler
Bayramlarda, yılbaşlarında veya mutlu bir olay dolayısıyla karşı tarafa iyilik
ve mutluluk dileklerinde bulunmak amacıyla yazılan kısa,öz ve içten
mektuplardır. Bunlarda kağıt yerine daha çok basılı kartlar kullanılmaktadır.
Telgraf
Mektubun gecikebileceği ivedi durumlarda bildirilmesi gereken istek, olay ve
haberleri, kısa ve öz olarak anlatan bir mektup türüdür. Telgrafta az ve öz
ifade önemlidir.
§ Alacak olanın adı,soyadı ve açık adresi yazılır.
§ Telgraf çekmemize sebep olan konu,kısa ve öz olarak ifade belirtilir.
§ Sağ alt köşeye gönderenin adı ve soyadı yazılır.
§ Telgraf metninin altına bir çizgi çekilir. Bu çizginin altına gönderenin
adresi yazılır. Bu bilgi,alıcının bulunmaması durumunda telgrafın iadesi için
gereklidir. Ücrete tabi değildir.
Telgraf,bugün kullanım alanı yok denecek kadar az kalmış bir yazışma türüdür.
Resmi Mektuplar
Devlet dairelerinin kendi aralarında veya kişilerle devler daireleri arasında
yazılan mektuplardır. Bu tür mektuplarda, konunun uzunluğuna göre tam veya yarım
sayfa boyutunda çizgisiz,beyaz kağıtlar kullanılır. Anlatım ciddi ve ağırbaşlı
olmalıdır. Konu dışında ayrıntılara ve özel isteklere yer verilmez. Konu en açık
ve yalın biçimde ele alınır. Üst makam yetkilisi alt makamdakine yazdığı yazıyı
rica ederim, alt makamdaki üst makamdakine bilgilerinize saygıyla sunarım veya
arz ederim şeklinde bitirmelidir.
Resmi Yazışmalarda Dikkat Edilecek Noktalar :
· Kağıdın üst yanından iki santim aşağıda ve ortada olmak üzere yazının çıktığı
dairenin adresi bulunur.
· Sağ üst köşeye tarih konur.
· Yazıya başlamadan,hangi tarih ve sayılı yazıya cevap olarak yazıldığı
belirtilir.
· Yazının ilk paragrafında sorun veya konu ortaya konur.
· Gelişme paragraflarında,bizim konu hakkındaki görüşümüz belirtilir,bizden
istenilen bilgiler verilir.
· Sonuç bölümünde,yazının gönderildiği makamın durumuna göre ( alt makam,üst
makam ) yazı,rica yada sunu biçimlerinden biriyle bitirilir.
· Resmi yazıyı tamamlayan evraklar,metnin sol alt kısmına,sıra numarası
verilerek belirtilir.
· Kağıdın sol en alt köşesine yazıyı daktilo edenle,konuyla ilgili bölüm şefinin
ad ve soyadlarının ilk harfleri yazılır.
İş Mektupları
Ticaret ve endüstri kurumlarının birbirlerine ve kişilere, kişilerin bu
kurumlara gönderdikleri mektuplara iş mektubu denir. İşyerleri bu mektuplarda,
firma ismini taşıyan başlıklı ( antetli ) beyaz kağıtlar kullanırlar. Yazıda
daktilo ( veya bilgisayar ) kullanmak yerleşmiş bir kuraldır. İş mektuplarında
da konu kısa,öz olarak açık ve yalın bir anlatımla ele alınmalıdır. Resmi
mektupların özellik ve yazılışlarını kavramış olmak bu tür mektup yazmada da
büyük kolaylık sağlar.
İş Mektuplarının Yazılışında Uyulacak Kurallar :
· Ciddi bir anlatım kullanılmalı, kısa ve özlü bir anlatım yolu seçilmelidir.
· Her iş için ayrı bir mektup yazılmalıdır.
· Daktilo veya mavi mürekkepli dolma kalem kullanılmalıdır.
· Ele alınan konu hakkında amaca uygun açıklamalar yapılmalı, gerekli yerlerde
teknik terimler kullanılmalıdır.
· İstekler yapmacıklığa kaçmadan ciddi bir hava içinde belirtilmeli, saygı
bildiren kelimeler ölçülü şekilde kullanılmalıdır.
· Eğer yazılan iş mektubu, bir başka mektuba cevap niteliği taşıyorsa,bu, metnin
başında ilgi bölümünde belirtilmelidir. Bunun için o mektubun tarihi ve
numarasının yazılması yeterlidir.
DİLEKÇE
Bir dilekte yada şikayette bulunmak veya bilgi vermek amacıyla resmi makamlara
sunulan tarihli,imzalı mektuptur.Kişiyi ve kamuyu ilgilendiren bir hakkın
sağlanması, bir haksızlığın düzeltilmesi, kaldırılması için gerçek yahut tüzel
kişilerce ilgili makamlara yazılan yazılara dilekçe denildiği gibi, istida,
arzuhal de denir.
Dilekçe Yazımında Göz Önünde Bulundurulması Gereken Kurallar :
· Dilekçeler,konularına göre uzun veya kısa olabilir. Konular kısa v öz olarak
belirtilir. Gereksiz ayrıntılara yer verilmez.
· Dilekçelerde ciddi, ağırbaşlı bir dil kullanılır. Anlatımın yalın ve duru
olmasına özen gösterilir. Süslü,yapmacık,laubali bir ifadeden kesinlikle
kaçınılmalıdır.
· Dilekçeler ; çizgisiz,beyaz dosya kağıdına daktiloyla veya
dolmakalemle,okunaklı el yazısıyla yazılmalıdır.
· Dilekçe hangi kuruma veriliyorsa,bu makamın adı başa yazılır. Kurum adının sağ
altına kurumun bulunduğu şehir adı yazılır.
· Konunun kısa bir özeti bu başlığın altına yazılır.
· Daha sonra konunun belirlendiği metin bölümüne geçilir. Bu bir şikayet
dilekçesiyse,şikayet sağlam kanıtlara dayandırılmalıdır. Eğer iş isteme
dilekçesiyse, öğrenim durumu,yaş,kısa bir özgeçmiş,kurumca aranan seçkin
nitelikler açık seçik belirtilmelidir.
· Dilekçede bir durum belirtiliyorsa ,son cümle Durumu bilgilerinize
saygılarımla sunarım, bir istek belirtiliyorsa Gereğini izinlerinize
saygılarımla sunarım şeklinde olmalıdır.
· Dilekçe bitiminde sağ alt köşeye ad ve soyadı yazılmalı, imzalanmalıdır.
Tarih, isim ve imzanın bir satır üstünde olabileceği gibi dilekçenin sağ üst
köşesine de konulabilir.
· Sol alt köşeye açık adres yazılmalıdır.
Dilekçe, herkesin zaman zaman yazmak zorunda kalabileceği bir mektup türüdür.
Dilekçenin ilk bakışta güven verici bir düzen içinde olması gerekir.
Sözlü Anlatım
KONUŞMA
Düşünce ve duyguların, başkalarına sözlü olarak bildirilmesine konuşma yada
sözlü anlatım denir.
Konuşma, insanın çevresiyle doğrudan iletişim kurmasının en etkili yoludur.
Konuşma için sesli düşünme de denir. Buna göre insanlar, düşüncelerini
başkalarına seslerle iletirler. Ancak bunu yaparken de sözlerini etkili kılmak
için, jest, mimik, tonlama, vurgulama... gibi konuşmayı tamamlayıcı öğelere
başvururlar.
Konuşma olgusu; dil, düşünce, duygu, ses ve konuşma organları gibi öğelerle
doğrudan ilgilidir. Bunlardan birinin eksikliği yada yetersizliği, çeşitli
konuşma kusurlarına yol açar.
KONUŞMA İLKELERİ
İyi konuşma, güzel konuşma; her şeyden önce iyi ve sağlıklı düşünmeyle
ilgilidir. İyi ve sağlıklı düşünmeyse, kişinin yeteneği yanında, doğuştan
itibaren edindiği bilgi, beceri birikimine ve gördüğü eğitime bağlıdır.
Ancak her konuda olduğu gibi konuşmada da yetenek, tek başına belirleyici etken
değildir. Yetenek ancak bilgi ve deneyimle birleşirse bir anlam taşır.Ayrıca
burada ele alacağımız konuşma türlerinin çoğu için özel bir yeteneğe gerek
yoktur. Bunlar, belli bir eğitimle herkesin başarabileceği türden konuşmalardır.
İyi bir konuşmacının başlıca ilkeleri şunlardır :
· Yapıcılık : Toplumun değer yargılarına, inançlarına, gelenek ve göreneklerine
ters düşen, onları yok sayan söz ve davranışlardan kaçınılmalıdır.
· İnandırıcılık : Konuşmacı ; sözleriyle, davranışlarıyla, yargılarıyla, konuya
hakimiyetiyle dinleyicide güven duygusu yaratmalıdır.
· Amaca dayanma : Konuşmacı, niçin konuştuğunu bilmeli ve dinleyici üzerinde bu
amaca yönelik bir etki bırakabilmelidir.
· İlginçlik : Konuşma konusu, gerek konuşmacı, gerekse dinleyici yönlerinden
ilgi çekici olmalıdır. İyi bir konuşmacı, pek ilginç olmayan, hatta sıkıcı
sayılan bir konuda dahi ilgi yaratmayı bilmelidir.
· Bilgi sağlamlığı : İyi bir konuşma, sağlam bilgi ve belgelere dayanmalıdır.
· Ön çalışma :Konuşmanın hazırlanmasında; konu, dinleyici, konuşma süresi göz
önünde bulundurulmalıdır.
· Yöntem : İyi bir konuşmada yöntem önceden belirlenmelidir ; birlikte düşünme
ve tartışma, öğretme, duygulandırma yöntemlerinden hangilerinin seçileceği
bilinmelidir.
· Konuşmayı destekleyen öğeler : Konuşma, söz yanında bir takım el, yüz
hareketleri ( jest, mimik ) ve iyi bir tonlama ile desteklenmelidir.
· Dil ve üslup : İyi bir konuşma elbette ki iyi bir dil ve üslup becerisi
gerektirir. Kelimelerin seçimine, cümledeki yerlerine, kültür dilindeki
biçimleriyle kullanılmalarına özen gösterilmelidir.
KONUŞMA TÜRLERİ
GÜNLÜK KONUŞMALAR
Günlük konuşmalar; insanların günlük yaşamda çok sık olarak yaptıkları
hazırlıksız, anlık, doğal konuşmalardır. Konuşmalar gelişigüzel de denilen bu
türlerin, elbette kendine özgü kuralları vardır. Bunların başında da içtenlik,
incelik, saygı ve hoşgörü gelir. Ayrıca günlük konuşmaların pek çoğunda, ortak
bir kültür dilinin herkesçe kullanılan söz kalıpları bulunur.
Selamlaşma
Selam, bir yerde buluşan,bir yolda karşılaşan kişilerin birbirlerine karşı
duydukları sevgi ve saygının sözle ve davranışla anlatımıdır; uygar insan
olmanın gereğidir. Merhaba, günaydın, iyi günler, hoşça kal, Allahaısmarladık,
güle güle, yolun açık olsun... gibi sözler; dilimizde, yerine, zamanına hatta
kişisine göre sırası geldiğinde kullanılması gereken hazır söz kalıplarıdır.
Güzel dilimizde ve kültürümüzde yeri olmayan Hadi çav, hadi by by ( bay bay )...
gibi sözlerden kaçınılmalıdır.
Hatır sorma
Karşılaşan insanlar, birbirlerine hal hatır sorarlar. Hal hatır sormada, durumun
gerektirdiği biçimde nasılsınız?, iyi misiniz?... sözleri; bunlara karşılık
olarak da teşekkür ederim, iyiyim, siz nasılsınız, sizi sormalı... sözleri en
sık kullanılan kalıplardır.
Tanışma ve Tanıştırma
İlk kez karşılaşan insanların birbirlerine adlarını, soyadlarını, gerekliyse
mesleklerini söylemeleri görgü ve uygarlık gereğidir. Buna tanışma denir.
Tanışma sırasında karşılıklı olarak Memnun oldum, ben de gibi sözler
söylenmelidir.
Birbirlerini tanımayan insanlar, üçüncü kişilerle karşılıklı tanıtılıyorsa buna
da tanıştırma denir.
UYARI : Tanıştırma sırasında sizi arkadaşıma tanıtayım demek yanlıştır. Doğrusu,
sizi arkadaşımla tanıştırayımdır. Ayrıca tanışma sırasında bendeniz, kulunuz,
köleniz... gibi abartılı ve küçültücü sözlerden kaçınılmalıdır.
Soru sorma-Cevap verme
Ulaşımın çok geliştiği günümüzde, her an kendimizi yabancı bir çevrede, yabancı
insanlarla karşı karşıya bulabilir, onlara soru sormak yada onların sorularına
cevap vermek durumuyla karşılaşabiliriz. Böyle durumlarda sorular yada cevaplar
açık ve kısa olmalıdır.
Konuşma sırasında, duruma göre, affedersiniz, bakar mısınız?, yetişkinler için
hanımefendi, gençler ve çocuklar için kardeşim, yavrum...? gibi hitaplar
kullanılmalı; hey!, hişt!, baksana!... gibi ünlemler, birader, dayı, babalık...
gibi sözler kullanılmamalıdır. Tanımadığımız ve yaşını kestiremediğimiz kişilere
amca, teyze... gibi sözlerle hitap etmek de yanlıştır.
Kutlama
Kutlama; insanların kazandıkları bir başarı, yükseldikleri makam yada
eriştikleri bir mutluluktan dolayı, onların sevinçlerini paylaşmak amacıyla
söylenen sözlerdir.
Yüzyüze kutlamalarda, önce kutlamaya konu olan olay belirtilir.Sonra kişinin
konumun ve onunla olan ilişkinin özelliğine göre, sevincimizi bildiren sözler ve
mutluluğun artması dileğiyle bitirilir.
Baş sağlığı (Taziye)
İnsanlar, bir yakınlarını kaybettiklerinde, acılarını paylaşacak, kendilerini
teselli edecek dostlar ararlar. Dilimizdeki dost kara günde belli olur sözü, bu
gerçeğin en özlü anlatımıdır.
Başsağlığı ziyaretleri, yakınlık derecesiyle uyumlu olmalıdır. Böyle günler,
üzüntülerin yoğun biçimde yaşandığı anlardır. Konuşmalar; insanları
yatıştıracak, teselli edecek nitelikte, kısa, içten ve abartısız olmalıdır.
Duruma göre, başınız sağolsun, Allah sabır versin, Allah taksiratını affetsin,
Allah rahmet eylesin, nur ( huzur ) içinde yatsın, Allah başka acı
göstermesin... gibi söz kalıpları yanında, içten duyguları dile getirecek sözler
de kullanılabilir. Ayrıca, Anadolu bölge ağızlarında kullanılan ve insanların bu
acılarını unutturacak başka büyük acılar görmemeleri dileğini güçlü biçimde
anlatan Allah bu acınızı unutturmasın gibi sözler de duygularımızı dile
getirmede etkili olabilir.
Özür Dileme
İnsanlar bazen yanlış söz ve davranışlarıyla arkadaşlarını, dostlarını elde
olmayan nedenlerle kırabilirler. Bazen bu kırgınlıklar, dostlukları kopma
noktasına getirebilir. Bunu önlemek için, yapılan yanlışın söz yada davranışla
giderilmesi gerekir. Buna özür dileme denir.
Özür dilenirken, önce konu belirtilmeli, ardından, yapılan yanlışlığın, varsa
bağışlanabilir sebebi açıklanmalıdır. Hiçbir sebep yokken böyle bir surum
doğmuşsa, yapay nedenlere sığınmadan hata itiraf edilmeli, asla yalana
başvurulmamalıdır. Özür dileyen kişi, karşısındaki insanın sitem ve kızgınlığını
anlayışla karşılamalı, gerekirse alttan almalıdır. Yoksa, özrü kabahatinden
büyük sözüne hak verdirecek yeni yanlışlıklara düşebilir.
Telefonla Konuşma
Gelişen iletişim teknolojisi, telefonu günümüz insanının vazgeçilmez aracı
durumuna getirmiştir. Gün geçmiyor ki, evimizde, işyerimizde... en az birkaç kez
telefon konuşması yapmış olmayalım.
Elbette ki telefonla konuşmanın da yöntem ve kuralları vardır. Şimdi bunları
sıralayalım :
· Telefonun yanında sürekli bir kalem, not defteri ve rehber bulunmalıdır.
· Uzun ve ayrıntılı konuşmalar için önceden hazırlık yapmalı, iletilecek
istekler ve görüşler, sorulacak sorular, karşılaşabileceğimiz sorulara
vereceğimiz cevaplar açık seçik belirlenmelidir.
· Telefon açılınca ilk söz olarak karşı numara sorulmalı, aradığımız numaranın
doğruluğu anlaşılınca, kendimizi tanıtmalıyız.
· Daha sonra aradığımız kişi sorulmalı ve kendisiyle konuşmaya başlamamız
sağlanmalıdır.
· Karşılıklı konuşma kısa, özlü olmalı, gereksiz ayrıntılara girilmemelidir.
· Telefon konuşmasını, arayan kişinin bitirmesi ve telefonu yine arayan kişinin
kapatması bir incelik gereğidir. Aranan kişinin telefonu önce kapatması kaba bir
davranıştır. Kapatmadan önce ayrılış selamı verilir, iyi dilekler iletilir.
KİTLE KONUŞMALARI
Bir konuda toplumu aydınlatmak, bu alanda kamuoyu oluşturmak amacıyla yapılan
konuşmalardır. Kitle konuşmaları, tek kişi tarafından belli bir topluluğa
yönelik olabileceği gibi, birden çok kişinin katılımıyla gerçekleşen toplu
görüşmeler yada tartışmalar biçiminde de olabilir.
Konferans
Bilim ve sanat konularında, yazar, bilim adamı, sanatçı ve düşünürlerin, bir
konu hakkında derin bilgisi, görüşleri olan kimselerin, özel toplantılarda
dinleyicilerine karşı düşüncelerini, bilgilerini açıklamak, öğretmek amacıyla
yaptıkları konuşmalardır.
Bilimsel bir düşünceyi, akademik bir konuyu, orijinal bir görüşü anlatmak, bir
tezi savunmak konferansın en belirgin amacıdır.
Konferanslar; genellikle bir topluluğa, bir kitleye, bilim, teknik, düşünce ve
sanat öğeleriyle ilgili konuları açıklar. Her türden kompozisyonda olduğu gibi,
konferansta konunun ilgi çekici olması, birlik, açıklık, ses, güzel Türkçe,
dinleyenlerin sabır dereceleri, dikkat edilecek temel kurallardır.
Açık Oturum
Toplumu yakından ilgilendiren güncel bir konunun değişik görüşlerdeki uzman
kişiler tarafından seçkin bir izleyici önünde tartışılmasıdır. Açık oturumda,
değişik görüşlerin eşit oranda temsil edilmesi temel ilkedir, tartışmayı bir
başkan yönetir. Başkan konuyu belirler, konuşmacıları tanıtır, sonra
konuşmacılara sırasıyla söz verir. Konuşmacılar birbirlerini dikkatle dinler,
gerekirse not alırlar. Başkan genellikle yapılan konuşmaları oturumun sonunda
toparlayıp özetler.
Panel
Bir başkanın yönetiminde, küçük bir tartışmacı grubun izleyiciler önünde belli
bir konuya ilişkin görüş ve düşüncelerini belirttikleri grup tartışmasıdır. Açık
oturumdan farklı olarak, konuşmacıların görüşlerini bildirmelerinden sonra,
izleyiciler soru olarak tartışmaya katılabilir, kendi görüşlerini
açıklayabilirler. Sonunda başkan konuşmaları toparlayarak görüşleri özetler.
Sempozyum
Bir dinleyici topluluğu karşısında özellikle bilim, sanat ve fikir ağırlıklı
konularda değişik konuşmacıların önceden hazırlanmış bir dizi konuşma
yapmalarıdır. Her konuşma 5-20 dakika ile sınırlıdır. Sempozyumda ele alınan
ortak konu çeşitli yönlerden incelenir, değişik görüşler ve yorumlar dile
getirilir.
Sempozyumda da bir başkan bulunur. Konuyu bölümlere ayırır. Her bölüm için
değişik mesleklerden belli sayıda konuşmacı bulunur. Başkan sempozyumu açarken
konuyu belirler, gerekli açıklamaları yapar. Konuşmacıları tanıtır. Konuşmaların
sonunda görüşleri kısaca özetler.
Sempozyumda yapılan değişik konuşmalar, konuyu bütünleyici niteliktedir. Burada
tartışmadan çok sohbet havası vardır. Konuşmalardan sonra dinleyiciler soru
sorabilirler.
Forum
Panel gibi bir toplu tartışma türüdür. Belli bir konuda ortaklığı bulunan bir
grubun, ortak sorunlarının çözümlenmesinde görüş birliğine varmak üzere
düzenlenen toplu tartışmaya forum denir. Genellikle grup başkanı denilen bir
kişi tarafından yönetilen forumda, topluluğun her üyesinin konuşmada ve
görüşlerini bildirmede eşit hakkı vardır. Forum sonunda, tartışma konusu olan
sorunun çözümünde tutulacak ortak yolun belirlenmesi amaçlanır. Burada başkanın
hem konuşmacıları hem de dinleyicileri yönetmesi daha güçtür. Bu bakımdan forum
başkanının yönetmede ve konuşmada yetenekli ve birleştirici olması gerekir.
Not: İnternetten alıntılanarak derlenmiştir.
Bilişimde Ulusallık ve Türkçe
Türk
milleti olarak kalkınamıyor olmamızın en büyük sebeplerinden birisi bilim
üretmiyor olmamız. Bunun yanında çoğu alanda diğer ülkeleri taklit etmeyi bile
beceremediğimiz büyük bir gerçek.
Bilime gereken önemi vermiyoruz ve dışarıdan satın alıyoruz, üstelik çok yüksek fiyatlara. Millet olarak sokağa saçabileceğimiz tek kuruşumuz yok üstelik ileri görüşlü de değiliz. Doğru söyleyen kim varsa bir kulp takmasını biliyoruz, çok hayalci diyoruz.
Bilim üretemiyor olmamızdan çok daha büyük bir sorun bugün damarlarımızda dolaşıyor. Yıllardır üzerimize sinen bu kokuyu bir türlü atamıyoruz, atmasını bilmiyoruz. Dış mihrakların bize bellettiği en mide bulandırıcı şeylerden birisi, Türklerin hiç bir şey yapamayacağı saçmalığıdır. Öyle benimsetmişler ki bu düşünceyi bize artık kimliğimizden, dilimizden kısacası kendimizden utanır olmuşuz. Bize ait ne varsa kötü, ellere dair ne varsa iyi olmuş artık.
Türk milleti çok zeki fakat artık uyuşturulmuş beyinlerimiz ve kulaklarımızda çınlayan tek bir söz var; "Türkler bir şey yapamazlar."
Bilimde en rahat artı konumuna geçebileceğimiz alan bilişim. Yazılımın maliyeti çok düşük, ortaya konulan şey bir zeka ürünü. Ülke olarak kurtuluşumuzun yattığı yer belki de yazılım.
Üretmeden kalkınmamız mümkün değil. Ürettiğimiz malın bize özgü olması gerekiyor eğer daha iyi bir konuma gelmek istiyorsak. Yazılımın düşük maliyeti, sınırsız sayıda çoğaltılabiliyor olması, dağıtımdaki rahatlık göz önünde bulundurulursa ülkeyi ileri götürecek yegane şeylerden biri olduğu rahatlıkla görülebilir.
Peki bu düzen nasıl işliyor? Yani ülkeyi ileri götürebilecek bir ulusal yol haritasına sahip miyiz? Sahip olmadığımızın en büyük göstergesi eğitimin ulusallık çizgisinden çok uzaklara sapmış olduğu gerçeğidir.
İlk bakışta yabancı dille eğitim çok aham şaham bir şeymiş gibi gelebilir lakin ne denli mantıksız olduğunu anlamak için alim olmak gerekmiyor. Atamızın bize onlarca yıl önce göstermiş olduğu "Milli Eğitim" hedefinden kastı yükseköğretim birimlerinde Türkçe eğitimin adeta yasaklanması değildi herhalde. Yabancı dille eğitim dışarıdan çok havalı bir şeymiş gibi geliyor, gerçekten de çok havalı, içi hava dolu.
Neden bu denli önemli ve şart peki Türkçe eğitim. Çünkü Türkçe eğitim aslında ülkenin kalkınması için şart olan ulusal bilincin en büyük dayanak ve kaynağıdır.
Yabancı dille eğitim ile yapılan şey yükseköğretim öğrecileri daha işin başında iken, bu ülkede hiç bir şey yapılamayacağı ve ancak yurt dışında bir şeyler yapılabileceği saçmalığının damarlarına zerk edilmesinden başka bir şey değildir.
Türkçe ek ve kökleri ve matematiksel yapısı ile terim türetmeye tamamen uygun ve bilim dili olma konusunda son derece elverişlidir. Bu konuda Fin bilim adamı G. Ramsted ne demiş bir bakalım;
"Terim bulmakta güçlüğe rastlamıyoruz. Bizim Fin dilinde sözcük kökleri ve ekleri çoktur; fakat Türk dilindekiler kadar bol değildir. Türk dilinde bilimsel terimler yapmak daha kolay olurdu. Çünkü Türk dilinde söz hazinesi çok zengin olduğu gibi ekler aracılığı ile yeni söz yapmak bu dilin ruh ve yapısına uygundur."
Yabancıların farkına vardığı bir şeyi ne yazık ki biz fark edemiyoruz.
Türkçe çok önemli. Ülkeyi ileri düzeye taşıyabilecek ve bilişim dünyasına Türk adını altın harflerle yazdırabilecek insanlar ancak Türkçe'nin bilişimdeki önemini kavramış ve bu ulusal bilinçle eğitim veren kurumlarda yetişebilir. Yabancı dille eğitim veren kurumlar üreten, yaratan ya da yöneten insanlar değil; ancak çoğunlukla yabancı sermayeli bir şirkete hizmet edecek kendi kişisel çıkarlarından fazlasını düşünmeyen insanlar yetiştirmeye eğilimlidir.
Bilişimde Türkçe hazır yapılmışı var onu kullanalım mantıksızlığına karşı ayakta dimdik durmakta olan ulusal bilincin en önemli parçasıdır. Bu bağlamda Türkçe ulusallık yolunda çıkış noktası olma özelliğine sahiptir.
|
Evrenkentlerinden En Az Birinde Yalnız İngilizce Eğitim Yapılan Ülkeler : |
||
|
Ülke |
İngilizceyle Eğitim Yapan Evrenkent Sayısı / Toplam Evrenkent Sayısı |
Evrenkentlerde İngilizceyle Eğitim Gören Öğrenci Sayısı ile Yüzdesi |
|
Nijerya |
24 / 24 |
40.000 , %100 |
|
Kenya |
5 / 5 |
40.000 , %100 |
|
Etiyopya |
2 / 2 |
21.000 , %100 |
|
Gana |
3 / 4 |
19.000 , % 99 |
|
Uganda |
2 / 3 |
6.900 , % 97 |
|
Tanzanya |
2 / 3 |
4.300 , % 53 |
|
Filipinler |
23 / 55 |
230.000 , % 36 |
|
Hindistan |
33 / 140 |
1.200.000 , % 19 |
|
Arnavutluk |
1 / 4 |
1.700 , % 12 |
|
Pakistan |
11 / 21 |
30.000 , % 11 |
|
Mısır |
2 / 13 |
40.000 , % 5 |
|
Sudan |
2 / 8 |
2.200 , % 4 |
|
Bangladeş |
1 / 9 |
1.300 , % 2 |
|
Bulgaristan |
2 / 17 |
2.900 , % 2 |
|
Macaristan |
1 / 20 |
450 , % 0,4 |
Yukarıdaki bilgilerden de rahatça anlaşılacağı üzere yabancı dilde eğitim ile ülkenin kalkındığını söylemek akıl dışı, yanı sıra ülkelerin gelişmişliği ile anadilde yapılan eğitim ve ulusal bilinçlilik arasındaki bağlantı bir tesadüf olmasa gerek.
Bilişimde ulusallığı sağlamanın diğer bir önemli adımı da açık kaynaktır. Ülke olarak bilişimde kendimize ait tam bağımsız bir yol çizmek istiyorsak, bilim üretip ihraç etmek istiyorsak, dolayısıyla ülke geleceğini kendi arzularımız doğrultusunda yönetmek istiyorsak açık kaynağı destekleyip geliştirmek gerekmektedir.
Bilişim dünyasındaki yenilikleri yakından takip edersek, açık kaynağın bu dünyaya kazandırdıklarını rahatça görebiliriz. Açık kaynak para babalarının yönettiği ve ancak onların arzu ettiği kadarını öğrenebildiğimiz sadece kendi çıkarları doğrultusunda hareket edip bilişimin gelişmesini değil daha fazla para kazanmayı arzu eden zihniyete karşı olanca güçlüğe rağmen ayakta dimdik duran bilişimin özgür ruhudur.
Açık kaynağın ülkemizde gelişebilmesi ancak devletin bunun önemini kavrayıp tam anlamıyla destek olması ile olabilir.
Bilişimde ülke olarak tam bağımsızlığı yakalamanın ve üretip ihraç etmenin, dünyada bir yerlere gelebilmenin ilk adımı ulusal işletim dizgesine sahip olmak, tam dil desteği sağlamak, başkaları için yapılmış bizim için yamanmış şeyler yerine bize özgü olanı kullanmak ve geliştirmektir.
Devletin tüm birimlerini ulusal işletim dizgesi ile birbirine bağlaması, yazılım geliştiricilerin bu ortamda yazılım üretmelerini sağlaması gerekmekte. Devlet desteği ile yazılım alanında pek çok yeni oluşuma gitmek mümkün. Araştırma ve geliştirmeye önem verilirse ve bu alanlara kaynak sağlanırsa, devletin eğittiği insanlar değerlendirilebilirse ülke olarak iyi yerlere gelebiliriz. Bu saydığım şeylerin hiç birisi hayal ötesi şeyler değil. Zor olması başaramayacağımız anlamına gelmez. Bu saydıklarımın hayal ötesi olduğunu ve asla başarılamayacağını düşünen pek çok kişinin olduğunu biliyorum. Ancak Türk milleti çok daha zorlarını başarmıştır tarih boyunca. Bugün bunların artık başarılamayacağını savunanların olması çok yadırganacak bir şey değildir. Böyle insanlar her daim mevcuttu, şimdi de elbette böyle hastalıklı düşüncelere sıkça rastlıyoruz. Dün üzerinde güneş batmayan ülkenin himayesine girmenin bizim kurtuluşumuz olduğu savunanlar ile bugün eğitim dilinin İngilizce olması gerektiği ve ancak bu şekilde modern olabileceğimizi savunanlar arasındaki ortak yönleri yakalamamak ancak bir uyurgezerlik olabilir. Bakalım atamız ne demiş bu konuda, yer TBMM; tarih 6 Mart 1922:
"Efendiler! Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?.. Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!"
Türk öğretmen, Türk öğrenci ve yabancı dille anlatılan bir dersin Türk milletini bir yerlere getirebileceğine inananlar ancak bu orta oyununun bir parçası olabilirler. Yabancı dille eğitim bir öğretim yöntemi olmamakla birlikte öğrenciye hiç bir şey kazandırmamaktadır. Ayrıca yabancı dille okuma ve anlama hızı ana dile oranla çok düşüktür.
Bugün Arapça yazdığı için cebirin ve algoritmanın (Harzemli Yolu) babası Harzemli'nin nasıl Arap olduğunu sanıyorsak ve Türk olduğunu bilmiyorsak, yarın insanların çağdaşlaşmayı başka bir dilin kollarında arayan bilim adamlarımızın Amerikan ya da İngiliz olduğunu düşünmeleri pek olasılık dışı gözükmüyor.
Uluslararası Çocuk Dili Araştırmaları Derneği verilerine göre anadili en çabuk öğrenen çocuklar Türk çocukları. Bu noktada durup düşünmek gerek, niçin Türk çocukları çok daha çabuk öğreniyorlar dillerini. Türk çocuklarının dillerini çok çabuk öğrenmelerinin en temel sebebi Türkçe'nin matematiksel alt yapısı ile doğrudan akla hitap etmesi, akıcı ve zengin olması ile duygu, olgu ve düşünceleri rahatça ortaya koymaya son derece uygun olmasındandır.
Ülkemizde bilişim konusunu ele aldığımızda kişisel başarılardan ziyade ülkemizin dünya çapında başarılı olmasını istiyorsak, ülkemizin bu alandaki saygınlığının ve çekiciliğinin kabul edilebilir bir seviyeye gelmesini istiyorsak kendimize öncelikle ulusal bir yol haritası çizmeliyiz. Bu ulusal bilinçliliği sağlamanın ilk basamağı da Türkçe'ye önem verme ve onu özenli kullanmaktır. Bugün dünyanın küreselleştiğini ve artık bu düzene ayak uydurmak zorunda olduğumuzu söyleyen ya da söyleyecek pek çok kişi var. Üstelik Türkçe, ulusallık ve bilinç ile hiçbir bağlantı kuramayanların da olduğu şüphesiz bir gerçek. Böyleleri artık bu hayasızca akına dur deyip göğüs germiyor sadece kucak açıyorlar. Böyle düşünenlerin çokluğunu eğitimdeki bozulma sonucu ulusal egemenliğin tehdit altına girmesi ile bağdaştırabiliriz. Yabancı dilde eğitim ancak sömürge ülkelerde sürdürülürken ülkemizde yıllardır yabancı dilde eğitim için diretiliyor. Aslında her şey ortada ve aslında yapılabilecek pek çok şey var.
Atamızın akıllarda yer edip kulaklarımızda çınlayan sözlerini tekrar hatırlamakta fayda var. Hatırlamalı ki bu kutsal sözleri artık yapacak bir şey kalmadı diye sadece yakınıp hiçbir şey yapmayanlar azıcık olsun damarlarında akan kanın farkına varsın. Şöyle demiş atamız gençliğe hitabesinde :
"Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir."
Ülkemizin bilişim alanında daha iyi bir yere gelmesini, ürettiğimizi dışa pazarlamayı istiyorsak eğer, bunun için öncelikle Türkçe'nin bilişimdeki önemini kavramalı ve gerek eğitim kurumlarımızla gerek bilişim merkezlerimizle yetişecek bilim adamlarımızı bu yönde eğitip üretmeye yönlendirmeli. Bu bağlamda Türkçe bize özgü olanı üretmek için gerekli bilinci sağlayacak yegane şeydir. Bu konuda pek çok şey yapılabilir. Yazılım geliştiriciler daha sorumlu davranıp dilimizi düzgün bir biçimde uygulamalarına aktarabilirler. Bilişim yazarları daha anlaşılır olma ve hatırda kalma açısından Türkçe sözcükleri kullanabilirler kitaplarında, akıcılığı sağlamak için yazım kurallarına dikkat edebilirler. Hiç bir şey yapmasalar dahi dilimizi düzgün bir biçimde kullanarak ulaştıkları insanları etkileyip Türkçe'nin bilim dili olma özelliğine katkıda bulunabilirler.
Tüm kalelerimiz teker teker düşmeden bir şeyler yapmalı. Çünkü yarın çok geç olabilir...
Kaynakça
· Prof. Dr. Aydın Köksal -
"Yabancı Dili İyi Öğretebilmek, Orta ve Yükseköğretimi Nitelikli Kılmak İçin"
· Ahmet Okar - "Türkçe'nin Matematiği"
· Klann Delius : (10. Uluslararası Çocuk Dili Araştırmaları
Derneği Toplantısı,Berlin)
· The Word of Learning 1998, 48th Ed., Europa Publications,
London�dan aktaran: Ümit Şenesen, �Başka Ülkelerde İngiliz Dilinde Öğretim�.
Bütün Dünya 2000, sayı: 2001/04, Nisan 2001, Başkent Üniversitesi, Ankara, s.
30-33.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Türkçe Hakkında İlginç Notlar
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Türkçenin Tarihi Gelişimi
(Muharrem Ergin)
Eski Türkçe
Türk yazı dilinin ele geçen ilk örnekleri Orhun âbidelerinin metinleridir. Fakat bu metinler şüphesiz Türk yazı dilinin ilk örnekleri değildir. Çünkü Orhun âbidelerindeki dil yeni teşekkül etmiş bir yazı dili olarak değil, çok işlenmiş bir yazı dili olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan, Türk yazı dilinin başlangıcını ele geçen bu ilk metinlerden çok daha öncelere çıkarmak gerekir. Türk yazı dilinin sekizinci asırdan sonraki gelişmesi ile mukayese edilerek bir tahmin yürütülürse, Orhun abidelerindeki yazı dilinde hiç değilse bir kaç asırlık bir gelişme mevcut olduğuna kolaylıkla hükmolunabilir. Buna göre Türk yazı dilinin başlangıcını Milâdın ilk asırlarına, hiç olmazsa Orhun âbidelerinden bir kaç asır önceye çıkarmak doğru olur. Fakat Orhun kitabelerinden daha eski bir metin ele geçmediği için bu yazı dilini ancak sekizinci asırdan itibaren takip edebilmekteyiz.
İşte nazarî olarak Milâdın ilk asırlarında başladığını kabul ettiğimiz ve ilk ele geçen metinleri sekizinci asra ait olan bu yazı dili 12 - 13. asra kadar devam etmiş olup, bu devre Türk yazı dilinin ilk devresini teşkil etmektedir. Bu ilk yazı dili devresi ayni zamanda müşterek bir yazı dili devresidir. Yani bu yazı dili bütün Türklüğün tek yazı dili olarak kullanılmış, Orta Asya’da geniş bir sahayı kaplayan Türklük âlemi asırlar boyunca hep ayni dille okuyup yazmıştır. O devirden kalma eserlerde görülen ufak tefek farklar ise saha ve zaman farklarından ileri gelen normal ayrılıklar olup tek bir yazı dilinin hudutlarını aşacak mahiyette değildir.
Kâşgarlı’nın en çok beğendiği ve şivelerle karşılaştırırken “Türkçe” diye adlandırdığı, Hakaniye Türkçe’si, yahut başka eserlerde Kâşgar dili, Kâşgar Türkçe’si adı ile anılan dil hep bu ilk Türk yazı dilidir. Bu yazı dili devresinden gelen eserlerin büyük bir kısmı Uygur yazısı ile yazılmış olduğu için bu devreye Uygur devresi, bu yazı diline de Uygurca denilebilir. Fakat Türkoloji öğretiminde Türkçe’nin bu ilk devresi için bugün en uygun isim olarak “Eski Türkçe” tâbirini kullanmaktayız. Türkçe’nin ondan sonraki çeşitli gelişmelerinin kaynağı hep bu devreye çıkmakla, bugün geniş sahalarda ayrı kollara ayrılmış bulunan Türkçe’nin bütün şekillerinin menşei bu devrede bulunmakta, kısacası, Türkçe’nin bütün yapısı bu devre ile izah edilebilmektedir. Demek ki bu devre Türkçe’nin ana Türkçe devresi, ilk devresi, eski devresidir. Onun için bu devreyi “Eski Türkçe” diye adlandırmak çok yerindedir. Bu kitapta biz de bu ismi kullanacağız.
O hâlde Türk yazı dilinin ilk devresi Eski Türkçe’dir. Eski Türkçeden daha önceki devir ise Türkçe’nin karanlık devridir. O devir artık Eski Türkçe’nin Çuvaşça ve Yakutça ile, bunların da daha ileride Moğolca ile birleştikleri devirdir.
Türkçe tarih boyunca iki gramer yapısına sahip olmuştur. Eski Türkçe devresi Türkçe’nin eski gramer yapısını temsil eder. Ondan sonraki devreler Türkçe’nin yeni gramer yapısına sahip olan devrelerdir.
Kuzey-doğu Türkçe’si, Batı Türkçe’si
Eski Türkçeden sonraki devre gelince, bu devirde Türkçe karşımıza birden fazla yazı dili ile çıkmaktadır. Eski Türkçe’nin sonlarında Orta Asya’daki Türklük âleminin parçalanarak büyük kütleler hâlinde Hazar Denizinin güney ve kuzeyinden kuzeye ve batıya yayılması, yeni kültür merkezlerinin meydana gelmesi, İslâm kültürünün Türkler arasına gittikçe kuvvetli bir şekilde yerleşmesi, yeni mefhumlarla birlikte yeni bir yazının kabulü gibi çeşitli dış sebeplerle beraber Türkçe’nin içinde bir müddetten beri kendisini hissettiren tabiî gelişmeler neticesinde ortaya çıkan büyük değişiklikler yazı dili birliğini parçalayarak Eski Türkçe’nin ömrünü tamamlamış ve ayrılan Türklük kollarının yeni kültür merkezleri etrafında kendi şivelerine dayanan yazı dilleri meydana getirmeleri birden fazla yeni yazı dilinin doğmasına ve gelişmeğe başlamasına sebep olmuştur. Böylece 12-13. asırdan sonra biri Kuzey-doğu Türkçe’si, diğeri Batı Türkçe’si olmak üzere iki Türk yazı dili meydana geldiğini görmekteyiz.
Kuzey Türkçe’si, Doğu Türkçe’si
Bunlardan Kuzey-doğu Türkçe’si önce 13 ve 14. asırlarda, bir müddet, Eski Türkçe’nin tabiî ve yeni bir devamı olarak eski ve yeni arasında köprü vazifesi gören bir geçiş devresi hâlinde devam etmiş, sonra 15. asırdan itibaren Kuzey Türkçe’si ve Doğu Türkçe’si olarak iki yeni yazı diline ayrılmıştır. Son zamanlara kadar devam eden bu yazı dillerinden Kuzey Türkçe’si, Kıpçak Türkçe’sidir. Doğu Türkçe’si ise Çağatayca gibi yanlış bir isimle anılan ve Timur devrinde başlayarak 15. ve 16. asırlarda kuvvetli bir edebiyat meydana getirmek suretiyle en parlak çağını yaşadıktan sonra son zamanda yerini modern Özbekçe’ye bırakan yazı dilidir.
Batı Türkçe’si
Batı Türkçesi’ne gelince, bu yazı dili 12. asrın ikinci yarısı ile 13. asrın ilk yarısında teşekküle başladığı anlaşılan, 13. asrın ikinci yarısından itibaren de metinlerini günümüze kadar aralıksız bir şekilde takip ettiğimiz yazı dilidir. Selçuklulardan başlayarak bugüne kadar gelen ve devam etmekte olan bu yazı dili, Türklüğün en büyük ve en verimli yazı dili durumundadır. Batı Türkçesinin esasını Oğuz şivesi teşkil eder. Onun için bu yazı diline Oğuz Türkçe’si de denilebilir. Oğuz şivesi Hazar Denizinden Balkanlara kadar uzanan sahaya yayılmış bulunan Türkçe’dir. Bu saha ise batı Türklerinin yaşadığı sahadır. Onun için Oğuz yazı diline, Oğuz Türkçe’sine umumî olarak Batı Türkçe’si adını vermekteyiz. Türkolojide Batı Türkçe’si için bazen Cenup Türkçe’si veya Cenup Şivesi adı da kullanılmaktadır. Fakat bu Şimal Türkçe’sine göre verilen bir addır ve şüphesiz Batı Türkçe’si kadar uygun değildir.
Azeri Türkçe’si, Osmanlı Türkçe’si
Batı Türkçesinin içinde saha bakımından zamanla iki daire meydana gelmiştir. Bunlardan biri Azeri ve Doğu Anadolu sahasını içine alan doğu Oğuzcası, diğeri Osmanlı sahasını içine alan batı Oğuzcasıdır. Doğu ve batı Oğuzcaları arasında ilk asırlarda çok küçük saha farkları dışında bir ayrılık mevcut olmamış, bu saha farkları yavaş yavaş genişleyerek ancak 17. asırdan sonra doğu ve batı Oğuzca dairelerini meydana getirmiştir.
Bununla beraber arada yine iki yazı dili olacak kadar fark mevcut değildir ve her ikisi de ayni şiveye, yani Oğuz şivesine dayandıkları için Azeri ve Osmanlı Türkçeleri ancak tek bir yazı dilinin kardeş iki dairesi sayılabilirler. Esasen doğu ve batı Oğuzcası arasındaki farklar daha çok şivede yani konuşma dilinde kalmış, devamlı olarak Osmanlı kültür ve edebiyatının tesiri altında kalan Azeri sahasında yazı dili, Osmanlı Türkçe’sinden konuşma dilindeki ile mukayese edilemeyecek kadar az bir ayrılık göstermiştir.
Azeri ve Osmanlı Türkçeleri arasında, daha çok şivede kalan bu ayrılığın sebeplerini doğu Oğuzcasına Oğuz dışı Türk şivelerinin, bilhassa zaman zaman kuzeyden gelen Kıpçak unsurlarının yaptığı tesir ile İlhanlılardan kalan bazı Moğol izlerinde aramak lâzımdır. Bunlardan birincisi doğu Oğuzcasını batı Oğuzcasından bazı şekiller bakımından biraz farklı yapmış, ikincisi ise Azeri Türkçe’sinde bazı Moğol asıllı kelimeler bırakmıştır.
Bilhassa konuşma dili bakımından birbirinden farklı olan Azeri ve Osmanlı Türkçe’si arasındaki başlıca ayrılıklar, kelime başındaki b-m, kelime içindeki q-ġ, h, ilk hecedeki e-i, kelime başındaki t-d ile akkuzatif ve bazı fiil çekim şekilleri etrafında toplanır. Bu ayrılıklar daha çok konuşma dilinde kaldığı, yazı diline aksedenlerin ise ancak son devir Azeri Türkçe’sinde görülebildiği, Azeri sahasında yetişen başlıca edebî şahsiyetlerin bulunduğu 17. asırdan önce de doğu ve batı Oğuzcaları arasında kayda değer bir ayrılık bulunmadığı için bu iki Oğuz Türkçe’si yazı dili olarak Batı Türkçe’si adı altında bir bütün teşkil ederler.
Batı Türkçesinin gelişmesi
Batı Türkçesinin yedi asırlık uzun hayatında bazı merhaleler vardır. Bu merhaleler onun iç ve dış gelişme seyri içinde görülen çeşitli safhalardır. Gerçekten Batı Türkçe’si uzun gelişme seyri içinde bugüne kadar iç ve dış yapısı bakımından muhtelif gelişmeler ve değişiklikler göstermiştir. İç yapı bakımından gösterdiği değişiklikler, Türkçe kök ve eklerde görülen bazı ses ve şekil değişiklikleri olup, doğrudan doğruya Türkçe’nin tabiî gelişmesi ile ilgilidir. Dış yapı bakımından Batı Türkçe’sinde görülen çeşitli safhalar ise, Türkçe’nin bünyesi ile ilgili olmayıp, onun, içine karışan yabancı unsurlara göre aldığı değişik görünüşlerden ibarettir.
Demek
ki Batı Türkçe’sinde Türkçe’den başka bir de yabancı unsurlar vardır.
Bu unsurlar çeşitli Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerdir. Türklerin
İslam kültürü çerçevesine girmeleri dolayısıyla Türkçe’ye sokulan
Arapça ve Farsça unsurlar, Türkçe’yi Eski Türkçeden sonra, yeni yazı
dilleri devresinde istilâya başlamış, bu istilâ bilhassa Batı
Türkçe’sinde korkunç bir gelişme göstererek bir kaç asır içinde
Türkçe’yi âdeta tanınmaz bir hâle getirmiştir.
Arapça ve Farsça unsurların Batı Türkçe’si içindeki durumu yedi asır boyunca hep ayni olmamış ve çeşitli safhalar göstermiştir. Bu sebeple Batı Türkçe’si içinde hem Türkçe bakımından, hem de yabancı unsurlar bakımından birbirinden farklı bir kaç devre var demektir.
İşte 13. asırdan günümüze kadar Batı Türklerinin yazı dili ola gelmiş bulunan Batı Türkçe’si iç ve dış gelişme ve değişiklikler bakımından şu üç devreye ayrılır:
1. Eski Anadolu Türkçe’si
2. Osmanlıca
3. Türkiye Türkçe’si
Eski Anadolu Türkçe’si
Eski Anadolu Türkçe’si 13, 14 ve 15. asırlardaki Türkçe’dir. Batı Türkçesinin ilk devrini teşkil eden bu Eski Anadolu Türkçe’si bilhassa Türkçe bakımından kendisinden sonraki iki devreden çok farklıdır. Bu devreye Batı Türkçesinin bir oluş, bir kuruluş devresi olarak bakmak yerinde olur. Batı Türkçesini Eski Türkçe’ye bağlayan birçok bağlar bu devrede henüz kendisini iyice hissettirmektedir. Bu devreden sonraki Türkçe’de gördüğümüz birçok yeni şekiller bu devrede henüz Eski Türkçedeki eski şekillerinin izlerini taşımaktadırlar.
Eski Anadolu Türkçe’si bir taraftan böylece Eski Türkçe’nin izlerini taşırken diğer taraftan köklerde ve eklerde bazı ses ve şekil ayrılıkları göstermek suretiyle Osmanlıca ve Türkiye Türkçe’sinden biraz farklı bir durum arzeder. Öyle ki Batı Türkçe’si içinde Türkçe bakımından mevcut başlıca değişiklikler bu devre ile bundan sonraki iki devre arasındaki değişikliklerdir. Yani Batı Türkçesini yalnız Türkçe bakımından devrelere ayırırsak Eski Anadolu Türkçe’si ve Osmanlıca - Türkiye Türkçe’si diye ikiye ayırmamız icap eder. Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında Türkçe bakımından, Eski Anadolu Türkçe’sinden Osmanlıcanın ilk devirlerine taşan bir kaç şekil dışında, bariz bir ayrılık yoktur.
Eski Anadolu Türkçe’si yabancı unsurlar bakımından denilebilir ki Batı Türkçesinin en temiz devridir. Bu devirde Türkçe’ye Arapça ve Farsça unsurlar girmeğe başlamıştır. Fakat bu unsurlar kesifliğini yavaş yavaş arttırmış ve ancak devrenin sonlarında geniş bir istilâ başlangıcı hâlini alarak Osmanlıcanın doğuşunu hazırlamıştır. Eski Anadolu metinlerinde görülen Arapça ve Farsça kelimeler henüz çok fazla olmadığı gibi devrenin sonlarına doğru artan terkipler de henüz açık ve basit bir durumdadır. Yabancı unsurlar bakımından bu devirde manzum ve mensur metinler arasında da oldukça fark vardır.
Gittikçe artan yabancı kelime ve terkipler daha çok nazım dilinde görülür. Nesir dili ise çok temiz ve duru bir Türkçe olarak devrenin sonunda bile Arapça ve Farsça kelimeler ve bilhassa terkiplerden mümkün olduğu kadar uzak kalmıştır. 15. asrın ortalarına doğru ikinci Murat devrinde geniş bir kültür hamlesinin ifadesi olarak meydana getirilen telif ve tercüme pek çok Türkçe eserin dili bunu açıkça göstermektedir. Nazım dilinde ise, şiirin Fars taklitçiliği üzerine kurulması ve vezin, şekil zaruretleri yüzünden duruluk çok muhafaza edilememiş ve Türkçe’deki gelişmeler bakımından devre daha bitmeden, 15. asırda, basit de olsa terkipler ve yabancı kelimeler adam akıllı çoğalmış ve Türkçe’yi sarmıştır. Bu yüzden asrın ikinci yarısı Osmanlıcanın temelini atan, onun başlangıcını teşkil eden bir devir olmuş, Eski Anadolu Türkçe’si Türkçe hususiyetleri bakımından devrini ancak Osmanlıcanın başlarında tamamlamıştır.
Eski Anadolu Türkçesinin cümle yapısı ise Türkçe’nin başlangıçtan bugüne kadar hep ayni kalan normal cümle yapısı dışına çıkmamıştır. Gerek nesirde, gerek şiirde Türk cümlesi bu devirde normal, sade, anlaşılan, unsurları yerli yerinde ve doğru cümle olarak kalmış, tercüme sadakati yüzünden nadir olarak kırıldığı yerler dışında, umumiyetle sağlam yapısını muhafaza ederek Osmanlıca devrine girmiştir.
Osmanlıca
Osmanlıca Batı Türkçesinin ikinci devri olup 15. asrın sonlarından 20. asrın başlarına kadar devam etmiş olan yazı dilidir. Dört asırdan fazla bir ömrü olan Osmanlıca, şüphesiz hep ayni kalmamış, baştan ve sondan geçiş devirlerinde ve ortada, hudutları kesin olarak çizilemeyen birbirine geçmiş çeşitli iç merhâleleri olmuştur. Fakat iç ve dış bakımından esas vasıfları itibariyle Osmanlıca ismi altında bu ismin çok iyi ifade ettiği bir bütünlük gösterir.
Türkçe bakımından, Osmanlıca’da aşağı yukarı mühim hiçbir değişiklik olmamış, Eski Anadolu Türkçe’sinden sonra günümüze kadar Türkçe’nin başlıca şekilleri hemen hemen hep ayni kalmıştır. Yani gramer şekilleri bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında belirli bir ayrılık yoktur. Yukarıda da söylediğimiz gibi Türkçe bakımından ancak bu son iki devre ile Eski Anadolu Türkçe’si arasında belirli ayrılıklar vardır.
Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında çok küçük şekil farklarına rastlansa bile bunlar zaman ayrılıklarına dayanan basit değişikliklerden başka bir şey sayılmamalıdırlar. Eski Anadolu Türkçe’si, Batı Türkçesinin eski gramer şekillerini, Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si ise Batı Türkçesinin yeni gramer şekillerini ihtiva eden devrelerdir. Yani, gramer şekilleri bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında bir devre farkı yoktur.
Devrelerin birbirine geçişi keskin çizgilerle ayrılamayacağı için eski Anadolu Türkçe’si ile Osmanlıca arasında da uzun bir geçiş safhası olmuştur. Osmanlıca’nın başlangıcını teşkil eden ve 15. asrın ikinci yarısı ile 16. asrın ilk yarısını içine alan devirde eski gramer şekilleri, yerlerini henüz tamamıyla yeni şekillere bırakmış değillerdi.
Bu eski şekillerden bazıları Osmanlıca’nın içinde daha sonraları da kendisini muhafaza etmiş, bunlardan klişeleşmiş olarak Türkiye Türkçe’sine geçenler bile olmuştur. Bazı yeni şekiller ise oluşunu ancak Osmanlıca içinde tamamlamış veya kullanış sahasına bu devirde çıkmıştır. İşte geçiş devrindeki normal gelişmeler, ondan sonraki küçük sızıntılar ve bazı yeni şekillerin ortaya çıkışı dışında, Osmanlıca’ya Türkçe bakımından başından sonuna kadar bir durgunluk hâkim olmuş, 16. asırdan günümüze kadar Türkçe gramer şekilleri bakımından belirli hiçbir gelişme kaydetmemiştir.
Osmanlıca’yı batı Türkçe’si içinde bilhassa Türkiye Türkçe’sinden ayrı bir devre hâlinde tutan şey onun dış yapısıdır. İç yapı, yani Türkçe bakımından yalnız Eski Anadolu Türkçe’sinden farklı bulunan Osmanlıca, dış yapı, yani yabancı unsurlar bakımından Eski Anadolu Türkçe’sinden de, Türkiye Türkçe’sinden de çok büyük farklarla ayrılan bir devre manzarası gösterir. Bu devre Türkçe’nin yabancı unsurlar tarafından tam mânâsiyle istilâ edildiği, Türkçe’yi Arapça ve Farsça unsurların son haddine kadar sardığı devredir.
Osmanlıca devrinde Türkçe’yi saran bu Arapça ve Farsça unsurlar, sayısız Arapça ve Farsça kelime ve terkipler olup esas itibariyle isim sahası içinde kalmıştır. Fakat bu sahada o kadar ileri gidilmiştir ki bütün isim cinsinden kelimeler ve cümle içinde isim muamelesi gören bütün kelime gurupları Arapça ve Farsça kelimelere ve terkiplere boğulmuştur. Bu müthiş istilâdan fiil kökleri bile yakasını kurtaramamış, Türkçe’nin basit fiil kökleri yerine Arapça ve Farsça kelimelerle Türkçe yardımcı fiillerden yapılmış birleşik fiiller kullanılarak Türkçe, bugün de yaşamakta olan sayısız yabancı köklü birleşik fiil ile dolmuştur.
Fiil dışında kalan isim cinsinden bütün kelimeler ve isim muamelesi gören kelime gurupları sahasını böylece Arapça ve Farsça kelimelere, sıfat ve izafet terkiplerine kaptıran yazı dilinde umumiyetle Türkçe olarak isim ve fiil çekimi ile cümle yapısı kalmıştır. Fakat cümle yapısı da, Türkçe kalmakla beraber, ağır darbeler yemekten kendisini kurtaramamış, birçok defa esas bünyesi yıkılarak bozuk bir kelime yığınından ibaret olmuştur. Hülâsa, Türk yazı dili Osmanlıca devrinde esas yapısı Türkçe olan fakat Türkçe, Arapça ve Farsça’dan meydana gelen üçüzlü, karışık ve son derece sun’î bir dil manzarası göstermiştir.
Osmanlıca’nın devreleri
Yabancı unsurların durumu bakımından Osmanlıca içinde üç devre vardır. Osmanlıca’nın 15. asrın sonu ile 16. asrın büyük bir kısmını içine alan ilk devresi Eski Anadolu Türkçe’sinde yazı diline sokulmağa başlayan Arapça ve Farsça unsurların Türkçe’yi istilâ işinin çok sür’atlendiği devredir. Bu devre, Osmanlıların İstanbul’a yerleşmesinden sonra kurulan saray hayatı ile başlamış, bu saray etrafında gelişen edebiyat ve kültür hayatının Arap ve Fars kültür ve edebiyatının nüfuzu altına girmesi Türk yazı diline bambaşka bir istikamet vermiştir.
Bu devrede Türkçe Eski Anadolu devresindeki duruluğunu kaybetmiş, yabancı unsurların kesafeti iyiden iyiye artmıştır. Fakat daha sonraki asırlara göre henüz nisbî bir sadelik göze çarpar gibidir. Yabancı kelime ve terkiplerin sayısı ve çeşitleri çok artmakla beraber terkip zincirleri henüz son haddine varmış değildir. Fakat iyice karışık dil yolunda çok sür’atli bir gidiş, çok kesif bir hazırlık vardır. Öyle ki devrenin sonu, yani 16. asrın sonları artık koyu Osmanlıca’nın tam bir başlangıcı hâline gelmiştir. Böylelikle ilk devir sona ermiş ve Osmanlıca’nın yeni bir devri gelip çatmıştır.
Bu devre Osmanlıca’nın ikinci devresi olup 16. asrın sonundan 19. asrın ortalarına kadar süren devredir ki başlıca 16. asrın sonu ile 17. ve 18. asırları içine alır. Bu devrede karışık dil, koyuluğunun son haddine varmış, yapısı güç halle Türkçe’ye benzeyen yazı dilinde Arapça ve Farsça unsurlar arasında Türkçe unsurlar âdeta görünmez olmuştur. Osmanlıca böylece Türkçelikten çıkmış bir hâle geldikten sonra nihayet üçüzlü sun’î dilin en yüksek noktasından aşağıya doğru dönmeğe başlamış ve üçüncü devresine girmiştir.
Osmanlıca’nın ayni zamanda son devresi olan bu üçüncü devre, 19. asrın ortalarından başlayıp 20. asrın başlarına kadar gelen, yani Tanzimattan 1908 meşrutiyetine kadar olan devri içine alır. Bu devrenin son örnekleri 1908’den sonra da Cumhuriyete kadar, sür’atle ortaya çıkan yeni yazı dilinin yanında, gittikçe zayıflayarak bir nıüddet daha devam etmiştir. Bu üçüncü devre karışık dilin koyuluğunu yavaş yavaş kaybettiği devredir. Osmanlıca bu devirde zaman zaman çok sun’î bir koyuluk göstermekle beraber umumî olarak bir çözülme yoluna girmiş durumdadır. Bu çözülme nihayet 20. asrın başlarında tamamlanarak Osmanlıca’nın hayatı sona ermiş ve Türkiye Türkçe’sine geçilmiştir.
Osmanlıca’nın bu son devrini eskisinden ayıran mühim bir fark da batıdan gelen yeni mefhumlar dolayısıyla yeni yeni Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerin yazı diline sokulması ve uydurulmasıdır. Bu hususta bazen çok sun’î hareketler olmuş, lügat kitaplarına bakarak yazı yazanlar bile çıkmıştır. Fakat umumiyetle terkipsiz Türkçe’ye gidiş temayülleri artmıştır. Eski devirde de koyu Osmanlıca’nın yanında görülen oldukça sade dil örnekleri bu son devrede umumî yazı dilinin yanı sıra sayılarını çok arttırmışlardır.
Bu devrenin sonları ise Türkçe’nin aydınlığa çıkışının açık müjdeleri ile doludur. Öyle ki bu devir eserlerinin bir eli Osmanlıca’da, bir eli Türkiye Türkçe’sindedir. Değişiklik bir neslin hayatı içinde ortaya çıktığı, daha doğrusu meyvelerini verdiği için, artık dili bazen Osmanlıca, bazen Türkiye Türkçe’si, veya önce Osmanlıca, sonra Türkiye Türkçe’si olan şahıslar görülür. Hülâsa Osmanlıca’nın sonlarında yazı dili yabancı unsurlar ve terkiplerden sür’atle temizlenmiş, böylece 20. asrın başlarında terkipli karışık dil tarihe karışarak yerini Türkiye Türkçe’sine bırakmıştır.
Nazım dili, Nesir dili
Osmanlıca’nın, kendi içinde yukarıda gördüğümüz şekilde üç devreye ayrılan uzun tarihi boyunca, nazım ve nesir sahasındaki görünüşü birbirinden farklı olmuştur. Bu fark, bir yabancı unsurlar, bir de cümle yapısı bakımından nazım ve nesir dili arasında görülen ayrılıktır. Şiirin, bilhassa divan şiirinin muhteva ve şekil bakımından muayyen Ölçülere bağlı bulunması nazım diline de tesir etmiş ve Osmanlıca’da umumiyetle tek bir çeşit nazım dili oluşmuştur.
Buna karşılık Osmanlıca içinde ilmi ve didaktik eserlerde ayrı edebi eserlerde ayrı bir nesir dili kullanılmıştır. ilmî nesir dili bir dereceye kadar sade ve basit bir dil, edebî nesir dili ise çok aşırı ve sun’î bir şekilde yabancı unsurlarla dolu, secili ve kelime gurubu silsilelerinden örülmüş bir dildi. Bu iki çeşit nesir dili Osmanlıca’da daima yan yana yürümüştür. Burada şu noktayı belirtelim ki adî nesirde edebî nesre göre bir sadelik ve basitlik vardı, yoksa umumî olarak o da yabancı unsurlarla dolu karışık bir dil, bir Osmanlıca idi. İşte umumiyetle bir çeşit olan nazım dili ile iki çeşit olan nesir dili yabancı unsurlar ve cümle yapısı bakımından Osmanlıca içinde farklı bir durumda bulunmuşlardır.
Yabancı unsurlar bakımından Osmanlıca’nın ilk devresinde nazım ve nesir dili aşağı yukarı birbirine yakındır. yabancı unsurlar her ikisinde de çoğalmıştır. Daha çok nazım dilinde görülen terkipler, eski basitliğini muhafaza etmekle beraber bu devirde henüz fazla zincirleme hâlinde değildir. Umumiyetle nesir dili, nazım diline göre daha sade bir durumdadır. Fakat nazım dili pek değişmediği hâlde nesir dili gittikçe ağırlaşmaktadır devrenin sonlarında bu gidiş hızlanmış ve nesir dili nazım diline göre çok ağır bir dil hâline gelmiştir.
Osmanlıca’nın en koyu devri olan ikinci devrede ise bu koyuluk hem nazımda, hem nesirde görülür. Fakat nesirde çok aşırı bir durumdadır. Nazım dili ise eskiye göre o kadar ağırlaşmamış ve nesir dilinin yanında oldukça sade kalmıştır. Nazım dilinde eski basit terkipler yerini üçüzlü. dördüzlü ve daha geniş zincirleme terkiplere bırakmış nesirde ise ağırlık ve koyuluk içinden çıkılmaz bir hâle gelmiş, bilhassa edebî nesir Türkçe olmaktan büsbütün çıkmıştır. Üçüncü devrede ise nazım ve nesir dili birbirine yine yakındır ve her ikisinde de nisbî bir sadeliğe gidiş vardır.
Bu gidiş devre boyunca nesirde daha süratli olmuş, nazımda ise, koyu Osmanlıca devrinde divan şiirinde de tek tük olarak görülebilen sade örnekler gittikçe artmakla beraber, bol yabancı unsurlu ve terkipli dilden kurtulmak daha güç olmuştur Devre bittikten sonra sonra da Osmanlıca’nın Türkiye Türkçe’si içine taşmaları daha çok nazım dilinde olmuş ve daha sonra tarihî hatıra olarak verilen tek tük Osmanlıca örnekler de hep nazım sahasında kalmıştır. Bu arada Türkçe’nin yakasını en geç bırakan eski dilin resmî muhaberede ve mevzuatta kullanılan köhne nesir dili olduğunu da unutmamak lâzımdır. Türkçe bugün bile yakasını bu kırtasiye dilinden tamamıyla kurtaramamıştır. Fakat bu, adî nesrin her devirde ağır olan çok hususî bir koludur ve umumî nesir diline ayak uyduramamasının fazla bir kıymeti yoktur.
Osmanlıcanın nazım ve nesir dili asıl, yabancı unsurlar bakımından değil, cümle yapısı bakımından birbirinden çok farklı bir durumdadır. Divan şiirinde mânânın bir beyitte tamamlanması, bir beyit dışına taşmaması kaidesi Türk cümlesinin yapısı için çok hayırlı olmuştur. Zira mânânın bir beyitle tamamlanması demek, bir beytin hiç değilse bir cümle olması, bir cümlenin en çok bir beyit uzunluğunda bulunması demektir. Gerçekten divan şiirinde her beyit en çok bir cümleden, birçok defa da birden fazla cümleden müteşekkil olmuştur. Bu suretle Osmanlı şiirinde cümleler daima kısa, unsurları sade ve yerli yerinde Türk cümleleri olarak kalmış, nazım dilinde Türkçe cümle yapısı Türkçe’nin bütün tarihi boyunca hiç değişmemiş bulunan normal karakterlerini muhafaza etmiştir.
Osmanlıca’nın bütün tarihi boyunca şiirde Türk cümlesi karşımıza daima sağlam olarak çıkar. Buna karşılık Osmanlı nesrinde Türk cümlesi tam bir perişanlık içindedir. Bu bakımdan nazım dilinin daima Türkçe kalabilmiş olmasına karşılık nesir dili çok az Türkçe olabilmiştir Çünkü nesirde şiirdeki gibi belirli bir ölçüye sığmak mecburiyeti yoktur. Nesir, cümle unsurlarının tam bir serbestliğe kavuştuğu sahadır. Cümlenin bir bütün teşkil eden yapısını bozmadan o unsurları istenildiği kadar genişletmek mümkündür. İşte cümle unsurlarının nesir dilindeki bu serbestliği Osmanlıca’da tam bir başıboşluk hâline gelmiştir.
Yani, nesir dilindeki serbestlik istismar edilerek, bilhassa gerundium ve edat guruplarında olmak üzere, cümle unsurlarının çerçevesi de, sayısı da gelişigüzel bir şekilde genişletilmiş, bu yüzden uzun uzun cümleler içinde cümle unsurları, aralarında çok defa yanlış bağlar kurulmuş olarak bir araya getirilmiştir. Bu suretle Türk cümlesinin sağlam yapısı Osmanlı nesrinde umumiyetle bozulmuş ve cümleler çok defa büyük bir kelime yığınından ibaret kalmıştır. Cümle unsurları genişledikçe, cümle uzadıkça hâkim olmak güçleşir, Cümle büyüyünce hâkimiyeti elden kaçırmamak için dili iyi bilmek, onun kaidelerini iyice hazmetmiş olmak, onun yapısını teşkil eden örgü karşısında tam bir hassasiyete sahip bulunmak lâzımdır. Üç dilli bir dil olan Osmanlıca’da ise yazıcılar maalesef Türkçe’yi incitmeyecek bir nesir diline sahip olamamışlardır.
Bunda Osmanlıca’nın karışık dil olmasının çok büyük bir rolü vardır. Bu karışık dilin öğretimi sırasında esas emek ve dikkat daima Arapça ve Farsça üzerinde toplanarak Türkçe ihmal edildiği gibi, yazı yazarken de Arapça ve Farsça terkipler yapmak hevesi Türkçe’ye itina etmeğe vakit bırakmamıştır. Bu hususla, Türkçe’ye çevrilirken cümle unsurları Türk cümlesine uygun bir sıraya konmadan yerli yerinde bırakılan Arapça ve Farsça’dan yapılmış tercümelerin de çok tesiri olduğunu unutmamak lâzımdır. Hülâsa, Osmanlıca’nın nesir sahasında Türkçe, bünyesine aykırı bir yapıya sahip cümlelerle bozuk düzen bir yazı dili manzarası göstermiştir. Bu bozuk düzenliği en çok Osmanlıca’nın ikinci devresinde görüyoruz. ilk devrede tercüme tesiri çok hissedilmekle beraber Eski Anadolu Türkçe’sinden devralınan nesir dilinde cümle yapısı oldukça sağlamdır. Fakat ikinci devrede bu yapının Türkçe olan tarafı kalmamıştır denilebilir.
Cümle yapısındaki bozukluğun nisbeti ise yabancı unsurların derecesi ile cümle uzunluğuna göre değişik olmuştur. Yabancı unsurları fazla ve cümleleri uzun olan yazılarda bozukluk çok olmuş, oldukça sade ve kısa cümleli olan yazılarda ise daha az olmuştur, Osmanlıca’nın son devrine gelince, bu devrede nesir dilinin kısa zamanda Türkçe cümle yapısına kavuştuğunu görmekteyiz. Tanzimatla beraber nesirde artık Türk cümlesi sağlam bir yapıya sahip olmuştur.
Bu devir cümleleri, eskisi kadar olmamakla beraber, yine bir hayli uzun olmuşlar, fakat yapılan Türkçe’ye aykırı düşmemiştir, Arada sırada bozuk cümlelere rastlanmakla beraber umumî olarak nesir dilinde cümle yapısının büyük bir selâmetle çıktığı açıkça görülmektedir. Bu devrede nazım dilinde ise cümleler eskisinden daha fazla uzun olmak yoluna girmişlerdir.
Yeni edebiyatla beraber mânânın bir beyitte tamamlanması mecburiyeti ortadan kalkınca bir cümle icabında bir kaç mısra içine yayılmış, böylece bilhassa devrenin sonlarına doğru uzun nazım cümleleri ortaya çıkmıştır. böylece cümlelerde nadir olarak bazen yapı sakatlıkları görülmekle beraber, Osmanlıca’nın bu son devresinde de, cümleler biraz uzadığı hâlde umumî olarak nazım dilinin cümle yapısı her zamanki gibi sağlam kalmış böylece Osmanlıca’nın ömrü tamamlandığı zaman Türk cümlesi hem nazım dilinde, hem nesir dilinde Türkiye Türkçe’sine sağlam bir yapı ile girmiştir.
Türkiye Türkçe’si
Türkiye Türkçe’si Batı Türkçesinin üçüncü devresidir. Bugün de devam etmekte olan bu devre, 1908 meşrutiyetinden sonra başlar. Bu yeni devrenin 1908 meşrutiyetinden sonra başlayan ve Cumhuriyete kadar devam eden ilk safhası Türkiye Türkçesinin başlangıç devri mahiyetindedir bu kısa devirde çok süratli bir şekilde ortaya çıkan yeni yazı dilinin yanında Osmanlıca henüz tamamıyla sahneden çekilmiş değildir. Fakat lam manasıyla son günlerini yaşamakta ve umumi dil olmaktan çıkarak muayyen kalemler tarafından tutulmağa çalışılan hususî bir dil durumuna düşmüş bulunmaktadır.
Hâsılı bu devir. Osmanlıca’nın son örnekleri ile Türkiye Türkçesinin ilk örneklerinin yan yana bulunduğu devirdir, Osmanlıca’nın bu son örneklerine yeni dil gittikçe fazla sokulduğu gibi, yeni dilin ilk örneklerinde de bazı Osmanlıca unsurlar, eskimiş bazı kelimeler, bazı terkipler görülmektedir. Yukarıda da söylediğimiz gibi değişiklik bir neslin hayatı içinde ortaya çıktığı için Osmanlıca’dan yeni dilin ilk örneklerine bu şekilde ufak tefek taşmalar olmuştur. Fakat yeni dil bu küçük taşmalardan bu ilk devre içinde kendisini süratle kurtarmış, temiz Türkçe’nin sayısız örneklerini vererek Osmanlıca’yı kısa zamanda gerilerde bırakmıştır Öyle ki Cumhuriyet deri başlarken Osmanlıca artık çoktan ölü bir dil hâline gelmiş ve yazı dilinin bütün ufukları Türkiye Türkçe’sine açılmış bulunuyordu.
Türkiye Türkçesini Osmanlıca’dan ayıran başlıca hususiyet onun yabancı unsurlar karşısındaki durumudur, Dilin iç yapısı, yani Türkçe bakımından Batı Türkçesinin bu iki devresi arasında bir devre farkı olmadığını, bu iki devrenin yabancı unsurlar bakımından ayrı devreler teşkil ettiğini yukarıda da açıklamıştık. Yabancı unsurlar bakımından bu iki devre arasında gerçekten çok büyük bir fark vardır. Bu farkın en ehemmiyetli tarafı terkipler bakımından olan ayrılıktır. Türkiye Türkçe’si terkipsiz Türkçe’dir.
Türkiye Türkçesinin en belirli vasfı budur. Bu bakımdan Türkiye Türkçe’si Bütün Türkçe’nin en temiz devridir, Az ve basit olmakla beraber Eski Anadolu Türkçe’sinde yabancı terkipler vardı. Osmanlıca tam mânâsıyla terkipli dil demektir. Türkiye Türkçe’si ise Türk yazı dilinin bu Arapça, Farsça terkiplerden kurtulmuş olduğu mesut devridir. Bir dil, yabancı bir dilin tesirinde kalabilir, Bu tesir, lügat hazinesinde. yani kelime sahasında kaldığı müddetçe ne kadar aşırı olursa olsun dil için bir tehlike teşkil etmez. Fakat kelime sahasını aşar ve kelime guruplarına, cümle sahasına el atarsa dilin yapısı tehlikeye girer. dilin gidişi çığırından çıkar.
Dilin, yapısını ayakta tutabilmek üzere bunlara mukavemet edebilmesi için çok sağlam bir bünyeye sahip bulunması lâzımdır. Osmanlıca’da Türkçe’ye korkunç bir nisbette karışan Arapça ve Farsça terkipler de bu şekilde kelime sahasında kalmayan, cümle sahasına giren yabancı unsurlardı. Türkçe’nin bünyesi çok sağlam olduğu için bunlara asırlarca mukavemet edebilmiş ve zamanı gelince onlardan kolaylıkla silkinerek kendi yapısı ile baş başa kalmıştır.
Fakat bu yabancı unsurlar onun ifade kabiliyeti için çok zararlı olmuşlar, onun gelişmesine asırlarca çelme takmışlardır. İşte Türkiye Türkçesini Osmanlıca’dan ayıran en büyük vasıf, onun bu şekilde terkipsiz Türkçe olmasıdır. Bu sebeple Osmanlıca’nın sonları ile Türkiye Türkçesinin başlarında karşımıza çıkacak örnekleri de bu kıstasa göre ayırmak icap eder. Elimizdeki örneğin dili, terkipsiz ise Osmanlıca, terkipsiz ise Türkiye Türkçe’sidir.
Türkiye Türkçe’si terkipler dışındaki yabancı unsurlar bakımından da Osmanlıca’dan çok farklıdır. Bir kere Türkiye Türkçe’si Osmanlıca’daki yabancı çekim edatlarından, Arapça, Farsça çokluk yapmak gibi yabancı kaidelerden de kurtulmuştur. Sonra yabancı kelime sayısı büyük ölçüde azalmış ve azalmaktadır. Fakat, bir kısmı konuşma diline de yerleşmiş olduğu için, Türkiye Türkçe’sinde bugün hâlâ pek çok Arapça ve Farsça kelime vardır.
Bu hususta Türkiye Türkçe’si Batı Türkçesinin en temiz devri değildir. Osmanlıca ile mukayese edilemeyecek kadar temiz bir durumda olmakla beraber, Eski Anadolu Türkçe’sinden daha çok yabancı kelime ihtiva etmektedir. Demek ki Türkiye Türkçe’sinde yabancı unsur olarak yalnız çok sayıda Arapça, Farsça kelimeler kalmıştır. Bu arada bazı terkipler de görülür, fakat bunlar tek kelime muamelesi gören klişeleşmiş şeyler olup, sayıları da çok azdır. Türkiye Türkçesinin diğer devrelerden bir farkı da batı dillerinden bazı yabancı kelimeler almış olmasıdır.
Türkiye Türkçe’sinde cümle yapısı da büyük bir aydınlığa kavuşmuştur. Bu devrede Türk cümlesi eski devrelerdeki karışık ve mânâsız uzunluğun dan kurtulmuş, kısa, derli toplu yanlışsız cümle hâline gelmiştir.
Osmanlıca’dan Türkiye Türkçe’sine geçiş, yazı dilini konuşma diline yaklaştırmak suretiyle olmuştur. Osmanlıca, konuşma dilinden çok uzaklaşmış derece sun’î bir yazı dili idi. Türk yazı dilini daima temiz kalan konuşma diline yaklaştırınca yazı dili kolaylıkla Türkçe’yi bulmuş ve sun’i Osmanlıca tarihe karışmıştır. Esasen Türkçe’ye sokulmuş olan yabancı unsurlar Arapça, Farsça gibi gerek menşe, gerek yapı bakımından Türkçe ile hiç ilgisi bulunmayan bir Sâmi, bir Hind-Avrupa dilinden gelme idi.
Bu sebeple bu unsurlar Türkçe’nin bünyesi içinde daima yabancı kalmış ve büyük sun’iliğe dayanan iğreti durumlar, yazı dili konuşma dili kaynağına dönünce çabucak sarsılarak üçüzlü sun’î dil en kısa zamanda yıkılıp gitmiştir. Yazı dili konuşma diline yaklaştırılırken tabiî öteden beri kültür merkezi olarak Türkçe bakımından esasen yazı dilinin dayandığı konuşma diline sahip bulunan muhitin dili, yani İstanbul Türkçe’si esas alınmıştır. Bu sebeple bu gün Türk yazı dili yani Türkiye Türkçe’si hemen hemen İstanbul konuşma dilinin, İstanbul Türkçesinin aynidir. Yazı ve konuşma dili olarak ikisi arasındaki fark en aşağı bir derecededir.
Hülâsa, ana çizgileri ile başlıca vasıflarını belirttiğimiz Türkiye Türkçe’si bugün tam bir özleşme, güzelleşme gelişme hâlindedir. Batı Türkçe’si bu son devre ile çok hayırlı bir yola girmiş ve Türk yazı dilinin bütün gelişme ufukları açılmıştır. Kuvvetli bir yazı dili olmak üzere gelişme yoluna giren Türkiye Türkçesinin yürüyüş hızı devre boyunca memnunluk verici bir seyir göstermiş. 1928’de eski harflerin terk edilmesinden sonra ise büsbütün artmıştır. Bu devirde son zamanlarda bile arada sırada Osmanlıca bazı şiirler yazıldığı da görülmektedir. Fakat ölü dille yazılmış olan bu bir kaç şiir şüphesiz ancak tarihi birer hatıradan ibarettir.
Netice
Bütün bu yukarıdan beri söylediklerimizi toparlayacak olursak, demek ki Batı Türkçe’si kendi içinde birbirini takip eden ve birbirini geçmiş bulunan üç devreye ayrılmaktadır. Bu devrelerin birincisi olan ve iki asır devam eden Eski Anadolu Türkçe’si Selçuklular, Anadolu beylikleri ve ilk Osmanlıların yazı dilidir. İkinci devre İstanbul’un fethinden Osmanlı İmparatorluğunun sonuna kadar imparatorluğun yazı dili olarak beş asra yakın bir Ömür sürmüş bulunan Osmanlıcadır. Üçüncü devreyi teşkil eden Türkiye Türkçesinin hayatı ise henüz yarım asrı geçmemiştir. Yani, Osmanlıca Batı Türkçesinin en uzun devresidir.
Bu uzun devre Batı Türkçesinin ayni zamanda en güç devresidir de. Bu devir metinlerin üzerine eğilirken üçüzlü yazı dilinde Türkçe’den başka iki yabancı ortağın gerekli kaidelerini de bilmek lâzımdır. Türkçe’ye kendi kaideleri ile girmiş bulunan bu yabancı unsurlar, bir taraftan Eski Anadolu Türkçe’sinde görünmeğe başlamış olduğu, diğer taraftan, kelime hâlinde de olsa, Türkiye Türkçe’sine de taşmış bulunduğu için bir dereceye kadar Osmanlıca’dan önceki ve sonraki devreleri de ilgilendirirler.
Osmanlıca’daki Arapça, Farsça unsurların mahiyetini öğrenmek ilk ve son devrenin yabancı unsurlarını da yakından görüp bilmek demektir. Yani, Osmanlıca’nın yabancı unsurlarını kavramakla bütün Batı Türkçesinin yabancı unsur durumu aydınlığa çıkmış olur. Türkçe bakımından ise Osmanlıca Türkiye Türkçe’sinden farklı olmadığı gibi, Eski Anadolu Türkçe’sine de bağlıdır. Bu yüzden onun Türkçe cephesini ele alırken Türkiye Türkçe’si ile Eski Anadolu Türkçesini de ele almış oluruz. Hülâsa, Batı Türkçesinin en karışık ve güç devri olan Osmanlıca’nın iç ve dış yapısını incelerken yalnız onun hudutları içinde kalmayarak bütün Batı Türkçesini göz önünde bulundurmak lâzımıdır.
Muharrem ERGİN
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::